
Çocukluktan Çalınan O Büyük Hazine
Zamanı nasıl kaybettik sorusu, hepimizin içten içe bildiği ama yüzleşmekten kaçtığı o büyük modern çağ travmasını özetliyor. Çocukluğumuzda sokağa çıkıp akşam ezanına veya sokak lambaları yanana kadar oynadığımız o sonsuz saatler, bugün yerini parayla alınıp satılan bir kavrama bıraktı. Bizler, zamanın bir zamanlar tamamen ücretsiz olduğu o saf günleri unutarak, her saniyenin faturalandırıldığı bir sisteme gönüllü olarak teslim olduk. Barkodlar ve katı mesai saatleri, doğuştan gelen o muazzam özgürlüğümüzü sessizce elimizden aldı.
Mahalle Kültüründen Abonelik Sistemlerine Geçiş
Türkiye’nin o sıcak 80’ler ve 90’lar coğrafyasında hayat sadece güneşin ve mevsimlerin doğal ritmiyle akardı. İnsanlar, sadece var olmanın ve bir arada yaşamanın sade tadını çıkarırdı. Ancak zamanla bu masumiyet, yerini potansiyel kazançlara ve bitmek bilmeyen sözleşmelere bıraktı. Sistem, nefes aldığımız her anı bir yönetim aracı haline getirdi. Ticari kaygılar ve sürekli aşılanan verimlilik masalları, bizi kendi hayatımızın figüranı konumuna düşürdü. Artık en ufak bir kişisel özgürlük alanı yaratmak için bile sistemden gizli bir onay ve izin bekliyoruz.
Kendimize Yabancılaştığımız Görünmez Mesailer
Modern hayatın bize sunduğu parlak ama sahte konfor, ruhumuzun derinliklerindeki gerçek huzuru yavaş yavaş yok etti. Bizler sadece hayatta kalmaya ve yeni dünyaya adapte olmaya çalışırken, doğuştan gelen yaşam hakkımız hafızalarımızdan tamamen silindi. Her sabah işyerleri, aile sorumlulukları ve sosyal çevre beklentileri için eksiksiz bir şekilde kart basıyoruz. Ancak kendi iç dünyamız, hobilerimiz ve ruhsal gelişimimiz için asla mesaiye kalmıyoruz. Sistemin kusursuz koşullandırması maalesef tamamlandı. Nefes darlığı çektiğimiz bu boğucu dijital döngü, bizi kendi gerçeğimizden adım adım uzaklaştırdı.
Kayıp Zamanı Yeniden Bulma Cesareti
Bu yorucu kısır döngüden çıkış yolu, öncelikle içimize çektiğimiz o yabancı maddeleri ve dayatmaları fark etmekle başlıyor. Zamanın sadece satın alınması gereken bir ticari meta olduğu inancını zihnimizden söküp atmalıyız. Kendi içsel ritmimizi yeniden dinlemek, bize o eski pazar sabahlarının sıcak dinginliğini geri verebilir. Sürekli üretmek, tüketmek ve bir yerlere yetişmek zorunda değiliz. Sadece durmak, gökyüzüne bakmak ve kendi nefesimizi hissetmek, kaybettiğimiz o büyük hazineyi bize yeniden kazandıracaktır. Kendi özümüze dönmek, bu tüketim çarkına karşı verebileceğimiz en güçlü ve en sessiz yanıttır.
Bülent Gerenler
